Yeni Asya - Ailenizin Gazetesi www.GencYaklasim.com www.KopruDergisi.com www.BizimAile.com www.CanKardes.com www.bizimradyo.fm







EuroNur - Avrupa Nur Cemaati
Risale-i Nur Külliyatında Arama ve Araştırma
NUR KARDEŞLİĞİ,NURUN KARDEŞLİĞİ - Blogcu



NUR KARDEŞLİĞİ,NURUN KARDEŞLİĞİ

26/8/2008

Kalp farkında…Ya sen ey nefis?




Kalp farkında…Ya sen ey nefis?


Kalp alabildiğine mesrur...
Ruh hakeza…
Nefis küt küt diye atıyor,
Çünkü ramazan geliyor...
Nefsime gem ol Ya şehr-u Ramazan...
Kalbime namütenahi feyz ver...
Feyz kat; şu gönül soframa,
Şu aç bırakıp doyuramadığım ruhuma,
Hiç doymayan nefsime,
Maalesef ki cürümlerimin henüz farkındalığındayım .
Terbiye et midemden ziyade nefsimi...
Şu doymayan nefsime bir itminan gel…
Ebedi olmaya vesile kılsın Rabbim edebimi...
Belki necat buluruz senin bu seferki ikazınla...
Kulaklara unutulmayacak bir sadasın Ya Şehr-u Ramazan..
Şu etten ibaret,
Ve tam dönmeyen dillerimize kendinden mübareklik kat, döner belki senle,
Rabbe avuç açarken ses kat kallere...
Seyyiattan hoşnut nefse,
Bir duvar ör mağrip ile maşrık arasında...
Perdeleri kaldır, Hakkı "bihakkın" göremeyen gözlerden...
Belki işitiriz de on bir ay boyunca kulak arkası ettiğimiz o lahuti sadaları...
Süpür, cümle kâinatın kirini…
Bir nefs-i nadanım…
Nuruna ve bereketine gedayım..
Beçarım…
Çaresaz’ a kapı ol bana…
Zira miftahı da sende…
Pür-ü pak bir kalp,
Bir de bir gönül ver ki; bereketinden…
Uhrevi sandukçamı doldurayım…
Kul’ diye yâd edileyim.
Bir de Leyle-i Kadir’ in var,
İşte “gece” nin bile kadrini bildiği bu gecede,
Kadir kıymet namına;
Rabbe berreak bir dilekçem olsun amellerimde, bilhassa secdede…
Hulasa hoş gel bizlere…
Biz hoş buluyoruz kesif bereketini…
Ya şehr-u Ramazan….


Bir tebessüm dilencisiAli Karabiber

alikemal02@hotmail.com

 

4/8/2008

Hayat Saklambaç(sa) Ölüm Sobe(ler)












Hayat saklambaç(sa), ölüm sobe(ler)…


Katılır mısınız bu görüşüme bilemiyorum. Galiba labirent gibi bir dünyadayız… Ya da saklambaç oyunun zeminindeyiz diyebiliriz. Günaşırı artan korkularımızdan saklanıyor, çok yerde kayboluyor, arayış sürecinde de yıpranıyoruz maalesef… Müşahhas olsa dünya, belki o da böyle tasnif edecek kendisini. Çoğumuz çıkış noktalarını bulamadığımız labirentlerde, badirelerde bunalan, iç feryadı çeken kendimizi, nelerle teskin ettik acaba? Şımarık, çocuksu vaveylalarımızı?... Her ruh haline göre müteaddit teskin unsurları da yok değil tabiî ki… Bakınız; günaşırı sıkıntılar çeşitlilik kazanıyor hayat içersinde işte. Cinayetlerin türüne bakın… Anne cinayetleri mesela, bugünlerde sıkça duyduğumuz vak’a. Eskiden 'psikiyatr' lar bugünkü kadar çok muydu? Şimdilerde, sözüm ona moda bile olmuş psikoterapi. Sıkıntının kaynağı bazen ben, bazen senin bir davranışın, bazen bir cansız varlık bile olabiliyor. Öyle bir çağdayız ki yurdum insanı, çok şeyden -amiyane tabirle- ‘kıl olma’ potansiyeline haiz. Bazen da hayattan öyle sevinçle umduğumuz beklentilerimiz olur ki; hayat faktörleri o beklentiyi adeta med-cezirler. Ama şu da var; bu dünyada elbette beklentilerimiz olacak. Nerden umacağımıza ve nasıl umacağımıza endeksli bu. Malum sıkıntı-keder, gözyaşı-tebessüm, zenginlik-fakirlik gibi zıt unsurların bir arada olduğu bir dünyada hayatımızı idame etmeye gayret ediyoruz. Hayat kimilerince zulüm, kimilerince kasvet ile doldurulurmuş bir fanus timsali, küreden müteşekkil bir dünya. Hal buyken zıtlıklar ile dolu bu dünyada, insanın; meşrebi ne olursa olsun 'niçin buradayız' sorusu elbette -fıtri olarak- olacak. Şeytan gibi faktörler ilişmezse; hijyenik düşüncelerle kafadaki varediliş nedeni gibi sorulara, -kuvvetli ihtimal- akabinde hijyenik cevaplar da bulur insanoğlu. Filozoflar da aradı varlığı “ontoloji” diye.

Neyse konu dağılmadan...

Evet, şeytan diyorduk… Ne yazık ki iyi olan her şeyin aldatıcı düşmanı… Ona kapılan her kişi müstakim istikametten sapıtır. Ölüm gibi gerçekler bu yüzden unutuluyor… O tek değil, onun hadimleri de var. Hem cinsinden, hem cinsimizden. Günah olanı güzel göstermek ve güzel olanı unutturmak olarak and içmiş habis bir varlık. Günahı bize sadece tatlı gösterir. O tatlılık ne tadar tatlı olsa bile geçici olduğu için bekadan mahrum. Bakilik olmadığı için sufli hazlar verir. Lezzetlerin geçiciliği ya farkına varılır ya da varılmaz. Baki göstererk dünyayı; bir hesap alanının olmadığı hissi vermek ya da unutturmak. Başka bir yazımda da vurgulamıştım. Ebedi cehennemlik olduğunu bildiğinden bu habis uğraşlarıyla hasitlik yapıyor da diyebiliriz. İyiliği sevmez dedik ya iyiyi de sevmez... Genel görünümle, tarihin eşliğinde yapılan araştırmalara göre ve günümüzde de örneğini çokça rastlayabildiğimiz hayat tarzlarında “iyi yolda” diye kaba tabirle gösterdiğimiz insanlar ara sıra musibetlere maruz kalıyor. Aslında zahiren maruz kalıyor… Biraz derine inersek musibetler ile ödüllendiriliyor iyi yolun yolcusu. Zira Yaratıcı, kendisini hatırlatmak, kulun; Zatına ibadet etmeyi unutmaması ya da daha takvalı bir kul olmaya sevk etmesi için; onun çeşitli kategorideki yanlışlarının hesabını görüyor. O merhametli Yaratıcı bunu, en üst katmandaki insanlardan ( peygamberlerden ) başlayarak, iyi kullarına vermiş. Akabinde dostlarına ve silsilenin son halkası olan biz aciz kulları için lütuf mahiyetinde veriyor. Rabb (terbileyeleyici), Nebilerini; faziletinin ziyadeleşmesi için sıkıntılara düçar kılar, sıradan aciz ve mücrim kulların da günahtan, hatadan arınması için hediyelendirir. Evet, bu olay hediyeden başka bişey olamaz. Niye mi derseniz, o halde kendimize şu soruyu soralım. Ya bu umursamadığımız hesaplarımız ahirette muvazene edilseydi? Bı manevi bir ‘ kıyak geçme ‘ değil de ne peki? Günahlarımızın sonbahar mevsimindeki yaprak dökümüdür musibetler. Allah' a yakınlaşma argumanı adeta -tabi bilene-! Eğer sıkıntılar yanı dibimizden ayrılmıyorsa onu savmayalım bence, vardır bir hikmeti. Savmayalım, bilakis Allah’ tan geldiğini bilip, hoş geldin diyerek bir misafir gibi hürmetle ağırlamalıyız ruh dünyamıza. Ateşten bir kor gibi telakki edenlere duyurulur. O ancak nur-u ezeli’ den bir huzmedir! Zülümatımızın nispetinde o nur gönül kapımızdan huzmelenir. Ve duruma göre o huzme nur kesifleşir! İçten bir Ehlen ve Sehlen’ den sonra tefekkür, ibadet ikramı yapalım bu Rabb katından gelen misafire. Kendimizi bir bakıma ‘manevi ambiyansta rezonans’ haline koyalım. Bu hale kaptıralım kendimizi sonra, tabiri caizse ver coşkuyu diyelim. Ruhumuz coşsun, feyzlensin ve şeytan bizden yana da avucunu yalasın. Rabb “ kulum…” diye yâd etsin. Elhasıl… Geçiciliğini bilerek, muvakkat lezzetlerini tercih ederek dünyanın, Allah’ ı unutmayalım. Zira O’ bizi hiç mi hiç unutmuyor. Bakınız Üstad Bediüzzaman da diyor. “Madem seni biliyor Rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de O’ nu bil hürmetle bildiğini bildir.” Bu güzel söz ile beraber şunu da söylemek lazım. Kâinata mana-i harfi ile bakarsak eğer; dağların, taşların, kuşların da - kendine has dilleriyle- böyle dediğini göreceğiz. Bizi geçenlerde ıslatan denizin dalgası da diyor. Diyor ki ‘ben görevimi yapıyorum sen de yap!’ Uyarıyor… Sen de yap insan! Çünkü senin cüz' i iraden var. Aklın var. Kendine haksızlık etme, zira kendine zulmeden zalimlerden olursun!



ALİ KEMAL KARABİBER = Bir tebessüm dilencisi Gözler
alikemal02@hotmail.com

20/3/2008

Kainat ve ben

Link : http://www.yeniasya.com.tr/2008/04/12/gorus/default.htm

 

 

Rüzgâr olup semada uçmak var şimdi; hadi ver ellerini gökyüzündeki bulut.

Bak gözlerim! Ne kadar berrak değil mi? Saf esintisine kapılmamak mümkün değil.

Bu seyr-u sema ancak, aşk ile temaşa edilmeli. Rüzgarın Hu hu tesbihini fısıldayan hâle, kapıldım bile. Çünkü ben aşk doluyum. Ben bugün bir arı gibi, her latif çiçekten bal özü alırcasına, kâinatın askısız çiçeklerinden tad almaktayım. Çiçeklerle dolu kainat sarayın da her bir tat Padişahı söylüyor.

Çiçek demek, esmektir bahara karşı. Kıştan çıkan heyecan bahara koşmaktadır. Bir daha geri dönmeyeceğini bile bile sonbahara doğru eser.

Yine böyle bir esintiyle uyandım bu latif sanata. Bu sabah kavuştum şiirine tüm  güzelliklerin. Şiirdeki kafiyeler gibi uyumlu kainat sarayında kayboldum. Kafiyeler şiire şair, sen hayata Şair'sin...
Ey padişah! Kafiyeledin beni bir şiir gibi hayata. Dizeledin beni bir kaderle dünyaya.

Şimdi Okunmaya başlandı bu şiir, gönül kulaklarıma. Kulak verse görecek cümle(alem), şiirindeki cümleleri...

Sen Ademoğlu: En güzel şiirden daha güzelsin. Kendini iyi oku... Kendini onda bul. Onda kendini…

Ey Şiirim, ben sende bir kafiyeymişim meğer. Kainatta okunan bir şiirim ben, sen, ötekiler... Şairini tanıyıp, kalemin kuvvetine boyun eğmeli. Haydi bizi böyle nakışlı, kafiyeli, yazana şiir tadında teşekkür etmeye...

Haydi ne duruyorsun... Dök kalbinin derinliklerindeki gerçekleri, bembeyaz açılacaktır zihninin önü.  

Ali  KARABIBER 

 alikemal02@hotmail.com

 

 

29/1/2008

İstanbul' da Yağmur

http://www.yeniasya.com.tr/2008/01/26/gorus/default.htm

 

İstanbul’da yağmur

İstanbul’da yağmur var bugün,

Konar göçer kalbime düşen,

Hüzünlü bulutlardan çiseleyen yağmur var...

Diğerleri gibi günahkâr bir neferim,

Nefsim muharebede,

Darp almış bedenim,

Acıyor, günahlardan her yerim.

Acayip de çok muzdarip haldeyim,

Acıyıp da ağlıyor adeta bulutlar,

Tâ yüreğime damlar.

Katrelerini avuçlar vücudum,

Yağan yağmur değil,

Belki merhametli bir okşayış.

Merhamet, bu yağmurun katrelerinde,

Merhamet, ahesteliğinde,

Merhamet, katreleri arza indiren melekte.

Merhamet, topyekûn Sahibinde...

Bekledim seni yağmur...

Âsude bekledim,

Duâ nidasıyla, Sahibinin mabedinde...

Beklenen ve umulan merhametli ıslaklık!...

Biliyor musun?

Tende kor gibi duran günahlarıma, serinlik,

Tevbeden inmeyen mücrim ellerime temizlik,

Bitap halime dinginlik kattın...

Hazan bahçelere rahmetinden gül donattın.

Zorluğa karşın,

Milyon damla attın.

Suhulet güllerini filizledi yere düşen damlaların.

Nevbahar oldu buralar,

Nebatat suyuna o biçim kanar.

İtminanımız yok sende,

İstanbul avuç açmış bütün vüs’atinde,

Duâsını yapar gelecek sefere.

Yine gel.

Biçareyim susuzluğuna,

Çaresazdan çare gel...

 

Ali KARABİBER

alikemal02@hotmail.com

 

  

 

14/1/2008

Dinsizin hakkından...

link:  http://www.yeniasya.com.tr/2008/01/12/gorus/default.htm

 

 

Dinsizin hakkından...

Mustafa hapisten yeni çıkıyor... Her mahpus damından çıkan gibi özgür... Ama bir sorunu var. Hapse düşerken sinesinde de mahpus kalan, görülecek

birtakım hesaplarının da özgürleştirilmesi gerekiyor. Özgürlüğüne henüz kavuşmuşken, mazide kalan, hesaplaşılmamış hesaplaşmalar sinesinde yatıyor. Çıktığı günün gecesi, içerde tuttuğu hınç alma çetelesine bakar. Kendisine “Yamuk” yapanları o gece doğrultmak ister, kendi yöntemleriyle. O geceyi tahliye oldum diye sevinçle yaşamak yerine “kimden başlamalı“ diye kafasını yorar. Tahattur eder malûm kişileri... Dişine göre biri olmalı. Gözüne kestiremez kimseyi. O içerdeyken horozların piyasada çoğaldığı duyumlarını alır. O içerdeyken, raconuna maruz bıraktığı, posta koymak isteyip de kabadayılık âleminden postalayamadığı şahıslar; ortalıkta racon kesenler olarak kol geziyordur artık. ‘Kurt kocamış artık’ diyemiyor kendisine. Zira o kadar nahoşluklarının yanında, çekememezlik duygusu az bile kalır Mustafa’nın vasıflarının yanında! Bir şey yapıp önlemeli. Racon kesmenin yegâne namını, güya ‘ciğeri beş para etmezlere’ kaptırmamalıydı. O kadar bıçkın kabadayı ki, pabuç mu bırakır o türlere. İçi içini kemiriyor tahtına oturanlara müdahale edememeden dolayı. Bu vakitler eşref saatidir Mustafa’nın.

Gerçi eşref saati olmadığı bir an yoktu ki onun. Her fikrinde, her zikrinde nahoşluk vardı. Her anı ‘iyi saatlerde olsunlar’ da idi.

Sonunda gözüne kestirir birini. Bir eğlence kulübünde soluğu alır. Avını tesbit etmiş gibi... Kendince çantada keklik zanneder, başına gelecekleri bilmeden. İçeri, -eskiden de yaptığı gibi- destursuz bir girişten sonra, etrafı yoklar. Sonra suyumu bulandırıyorsun gibisinden bir bahane ile sokulur o kişinin etrafına. Bu gece piyango sana vurdu deyip güzelce pataklar hasmını haksız yere. Vurduğu kişi de Mustafa’dan aşağı kalır bir şahsiyette değil, ama o an için masum ve Mustafa’dan da zayıf biri.

Bir nebze olsun mutmaindir Mustafa bu gecelik. “Daha bitmedi” diye mırıldanır. Ve keskin, forslu bakışlarıyla ve bir o kadar korku saçan yürüyüşüyle ortalığa “ben geldim, burdayım“ havasına girmeye başlamıştır bile. “Bana yanlış yapanın hali budur” der haykıra haykıra. O marifetini sergileyedursun, oradaki diğer insanlar dışarı çıkmaya çalışıyor. Mustafa bu durumu tam öğrenmek için sağına soluna bakınıyor ki, arkasından, o kaçışın sebebi beliriyor.

Ve Mustafa’dan gayri ihtiyarî bir ses.

“Anaaa...”

Ama o da ne! -Kim jurnallemişse- ezelden namağlup düşmanı Murat orada. Gözleri pörtlek pörtlek, fal taşı gibi açılıveriyor Mustafa’nın bir anda. Bir an “onun çöplüğünde miyim yoksa?” düşüncesine kapılıyor. Ortalıkta çıt yok. Bu dakikadan sonra, kimse ne olacağını bilmiyor. Ama iyi bir durumun da ortada olmadığı belli. Murat soru ile beraber silâhını yöneltir Mustafa’ya. Meğerse Mustafa’nın bir güzel benzettiği, dünyayı o an renkli gören (gözünü şişirdiği) kişi; Murat’ın manevî kardeşiymiş.

Biraz önce yaşanan sahnede Murat’ın rol alacağı belli. Murat’ın ses tonu ve yüz hatları biraz sonra yaşanacak olayın adeta emaresi.

Murat “(manevî) kardeşime niye yanlış yaptın?” der demez, bir 14’lünün şarjörünü boşaltır Mustafa’nın bacaklarına. Korku dolu bakışlarla olayı seyredenler telâş içinde kaçışmaya başlar, tabiî Murat da...

Kanlar içinde yere yığılan Mustafa, çevredekiler tarafından çağrılan ambulans ile hastaneye kaldırılır. Oradan il dışına, başka hastaneye sevk ederler. Mustafa’yı; durumu çok ağır diye, yoğun bakım ünitesinde tutarlar. Durumu pek vahimdir artık Mustafa’nın. Bundan sonraki günlerinde bacaklarını kullanamayacak. Murat ise artık uğrayamaz şehre. Polisler onu aramakta olay gecesinden bu yana.

Murat evine, Mustafa ise eski sağlığına dönemez halde. Hali hazırda şehirde de biraz olsun mutluluk yok değil. İki belâlı insan artık yoktur şehirde. Buruk bir sevinç... Polisler de, ahali de yaka silkmişti daima ikisinden. Derin bir oh çekiyordu insanlar. Ve aileleri de içli içli ‘ahlar’ ‘vahlar’ içinde o gün bugündür.

Acı olan bir tablonun fotoğrafını çekmeye çalıştım biraz önce. Görüyorsunuz... Hemen hemen herkes acı çekmekten, belâdan ıramak ister. Ama bazıları da var ki, daire-i sebepten dolayı kaçamaz belâdan. Kimileri de acı, çekmeye, belâya gönüllüdür. Körü körüne, belâya balıklama atlayanlar da var. Nitekim Mustafa ve Murat hikâyesi de öyle. Sonucunu bilsin ya da bilmesin, katlansın ya da katlanamasın, haksızlık yapan, zulüm eden, daima haksızlığının nev’inden, (müstahak) adalet ile yüzleşmeden kaçamaz. Bu hikâye de, ancak adaletin tecelli edişidir. Adalet; ya adaletin hadimlerinden yahut iti ite vurdurma ile olur. Çeşidi çoktur anlayacağınız. Er ya da geç, vuslat gerçekleşecek... En ufak bir iş kazası ya da başka bir olumsuzluk, geçmişteki hatadan nüksetmiştir o güne, o âna. Belâ, sebepler dairesi içerisinde Rab katından gelir. İlk etapta bunu göremeyiz ama irdelendiğinde kararın İlâhî Adaletten neş’et ettiği ortaya çıkar. Onun zeminini hazırlarız biz insanlar olarak. Maddî ve manevîsebepleri vardır muhakkak. Tabiî bunun toplumsal boyutu da var. Kimisi şefkat tokadı mânâsı verir. İnsanın kendisini manen toparlaması için, elzemdir diyebiliriz. Ki, bu da İlâhî Merhametin bir yansımasıdır, mânâ-i harfiyle bakılırsa. Kimisi ya azaptır ya da helak veyahut ikaz. Kişinin manevî duruşuna göre değişebilir.

İlk defa bir hikâye yazıyorum. Ne kadar başarılıyım bilemiyorum. Velhasıl...

Nasıl biter bu deneme diye düşünürken, en iyisi size bu gibi durumlar için duâ etmeli diyorum. Allah belânızı vermesin!

 

Ali KARABİBER

alikarabiber@saidnursi.de

 

12-01-2008

 

15/12/2007

Pinokyo ölmedi, hâlâ yaşıyor. Erkek ve dişi olarak aramızda !

Pinokyo ölmedi, hâlâ yaşıyor!...

 

 

 

Ali KARABİBER
           alikemal02@hotmail.com

 

Link : http://www.yeniasya.com.tr/2007/12/15/gorus/default.htm

 

 

 

     Birçoğumuz Pinokyo çizgi film karakterini hatırlar. Sahibine yalan söyledikçe, burnu uzayan ve sahibini çileden çıkaran işte o çizgi film kahramanı. Bu çizgi film karakterinin uzun burnundan esinlenerek imal edilmiş olsa gerek, bir zamanlar Pinokyo marka bisikletler de vardı. Neyse...
Burnu yalanlarından dolayı uzadığı bilindiğinden, ahali onun o gün yalan söylediğini biliyor. Hatta bu görüntü, ahalide, "ya bizim de burnumuz uzarsa?" düşüncesini uyandırıyor. Ve müsbet bir intibaını da beraberinde getiriyor. O çizgi film senaristinin niçin böyle bir karakter oluşturduğunu, hangi halette senaryoyu yazdığını bilemiyorum, ama ortaya koyduğu vizyon çok önemli bir düstur teşkil ediyor. Zira çizgi filmin yayınlandığı dönemde, çocuklar yalanı o yönüyle algıladılar. Yalanın kötü bir şey olduğunu ve anti tezi olan durum, doğruluğun ise iyi bir şey olduğunu bildiler nispeten. 
Gelelim günümüze... Yalan söylemek o kadar aşina bir durum ki, adeta mubahlaşmış. Ee! Pinokyo gibi burunlar da uzamıyor ve hukuki bir yaptırım da yok ne de olsa. Hükmetmek ve mahpusluk arasına sıkışan rüşvet gibi faktörler var. İşte o faktörler bunu ortadan kaldırıyor. Tabi bizim ülkeden bahsediyorum.
Ha! Bizim ülkemizde burnu uzunlar var. Var ama onların burun uzunlukları başka. Malum, doğu Karadenizli vatandaşımızın burnu, ekseriyet uzun oluyor. Alınmamalarını temenni ederim. Yani yalancılıkla alakası yok.
Ben sıklıkla yazı yazanlardan değilim. Çünkü her yazının oluşumunda muhtelif sebepler olur diye düşünürüm kendimce. İşte bu yazıyı yazdıran nedenlerin başında da yalan olgusu etken olduğu için bugün bunları yazmayı düşündüm. Yalanla ve yalancılarla başı dertte olan ve bu dertten muzdarip olanlar vardır mutlaka.
İnanıyorum ki onlarda, bendeki vaveyla içersindeler. Çünkü sıkıntı oluşturuyor yalan denilen şey vücutta ve ruhta. Bu, bilimsel olarak da kanıtlanmış bir iddia. Yalana ya da onun fiziksel hali ihanet ile karşı karşıya kalanlarda, vücutta bilhassa sırt bölgesinde değişiklikler hissediliyormuş. Tabii, yalan söyleyenlerde de vücut değişiklikleri oluyor. Gözlerin feri, kulaklar, ten rengi, yüz hatlarındaki değişikler gibi. Ama gelişen dünyada bu etkenleri de atlatan yalancılar da mevcut. Vurdumduymaz kişilikte insanlar, relakslaşmış tavırlarıyla bunu atlatmış. Fark edilmiyor doğruluğu ile yalancılığı. Örnek çok...  Kişiye inanıyorsun, borç para veriyorsun, sonra sana takıyor bir kulp gibi bir takanak...
Mahbub oluyorsun birine, gönül verirsin, sonra bir yalanıyla kala kalıyorsun. Kalbini veriyorsun ona, yalanlarla, ağlıyorsun kana kana. Birine değişik girişimlerde kefil oluyorsun, sonra da rezil... Hakeza ve hakeza... İşte böyle neticeler veren, çirkef mi çirkef bir şeydir yalan. Sadece yalan değil tabii ki. Yalanın akrabaları da var. Riyakârlık, dalkavukluk, entrika vs.
Hatırlarsanız eski ABD başkanı Clinton hukuki bir soruşturma geçirmişti. Mevzu başka idi. Ama yargılanma sebebi o değil di tabi. Yalan söylemişti mercilere.
Bakınız yalan hiçbir ortamda prim görmüyor işte. Hiçbir dinde yeri yok. İstisnalar hariç tabi.
Yalan söylemeyi, bir bacağını kaldırarak; mubahlaştırmak kendini kandırmaktan başka bir şey olmayan bir batıl inançtır. Deve kuşunun saklanmasıyla, insanın doğru konuşmaktan, doğruyu söylemekten kaçması aynı türden safsatadır. Çünkü doğruluk hep bir tanedir. Dolambaçlı doğru yoktur, olur mu sizce?
Ufak bir yalanı temizlemek kaç tane yalan söylememize mal olacak acaba? Bir düşünün. Düşünmüşken uhrevi cihetini de göz ardı etmeyin. Nitekim Efendimizin (s.a.v) mü'minin, birçok günahı işleyebileceğini ancak "mü'min yalan söylemez" olarak buyurduğunu unutmamak gerekir.
Yalan öyle bir şey ki, gözle görülmüyor, bilinmiyor zahiri olarak... İki dudak arasındadır. Ya da yapacak hallerimizde mahfuzdur. Şekli ne olursa olsun, acısı da pek büyüklüktedir yalanın. Çünkü doğru olduğunu bilerek bir şeylerden feragat edilebiliniyor, geri dönüşü olmayan işler yapılabiliniyor.
Empoze edilen yalana göre birçok irili ufaklı ümitler içinde olunuyor ve buna göre de birtakım planlar hazırlanıyordur ve daha birçok şey. Netice itibariyle tabii ki hep hüsran oluyor. Çok müteyakkız olmak gerekiyor yalanın sallapati gezdiği bu zamanda.
Her an karşımıza çıkabilir! Etrafımıza baktığımızda yalandan darbesini yemiş insanlar var, biliyoruz. Müteaddit sonuçlarını da... Buda görülüyor ki Pinokyo ölmemiş. Burnu uzamayan cinsinden bir sürü Pinokyo, erkek ve dişi olarak hâlâ aramızda.
Doğru kişilerle, doğrulukla kalın... Ufukta onuncu köy görünüyor.
Huzur ve ebedi saadetin, ‘Dosdoğru’nun yolu da doğruluktur...

 

 

 

 

 

 

 

 

30/11/2007

Adıyaman’da İslâm’da kardeşlik konferansı

Adıyaman’da İslâm’da kardeşlik konferansı

Yeni Asya Gazetesi Adıyaman Temsilciliği ve Adıyaman Belediyesi’nin Adıyaman Demokrasi Parkı’nda birlikte düzenlediği “İslâm’da Kardeşlik” konulu konferans geçtiğimiz hafta sonu gerçekleştirildi.

Aziz Yusufoğlu hocanın Kur’ân tilavetiyle başlayan konferansta Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi Yard. Dç. Dr. Cüneyt Gökçe İslamiyette insan hakları ve kardeşlik konusunda konuştu. Beğeni ile dinlenen konferansın ardından Adıyaman Belediye Başkanı M. Necip Büyükarslan konuşmasından dolayı Gökçe’ye bir buket çiçek hediye etti. Konferansı dinlemeye gelenler daha sonra Yeni Asya Temsilciliğince kurulan kitap sergisini de ziyaret etti.

Ali KARABİBER / ADIYAMAN

25.09.2007

http://www.yeniasya.com.tr/2007/09/25/kultur/h3.htm

9/11/2007

Prof.Dr Mehmet Emin Ay ile röportaj...

Bu röportajım Genç Yaklaşım dergisinin Kasım 2007 sayısında yayınlandı.Dergide yayınlan(a)mayan kısmını da burada okuyabilirsiniz...

 

 

 

Link: http://www.yeniasya.de/gencyaklasim/index.php?option=com_content&task=view&id=183&Itemid=91

 

Gençlere sorumluluk verilmeli

Yazdir E-mail

Yazan Ali Karabiber   
Persembe, 01 Kasim 2007

Prof. Dr. Mehmet Emin Ay ile söyleşi

Mütevazı kişiliğiyle tanınan ve milyonlara varan hayranıyla gönüllerde yer edinen Prof. Dr. Mehmet Emin Ay Hoca ile Bursa’da, Uludağ Üniversitesin İlahiyat Fakültesindeki odasında doyumsuz, güzel bir söyleyişi gerçekleştirdik. Kendisinden Allah razı olsun diyor ve sözü fazla uzatmadan, sizi sesi kadar güzel görüşlerine götürmek istiyorum. Buyurun…

 

 

 

 

 

 

*Günümüz gençliğinin sorunları, gençliğin kendine sorun ettiği nelerdir? Siz bu sorunlara nasıl çözümler önerirsiniz?

İnsanın hayatında bir takım sıkıntılar vardır. Yürümeye başlamadan önce bir çocuğun düşe kalka yürüyememe sıkıntısı vardır. O çocuk için yürüme sıkıntıdır. Fakat çocuk bunun farkında olmadığından bunu problem etmiyor. Cenabı Hak ona öyle bir özellik vermiştir ki, o önüne çıkan engelleri hep aşmak ister. Her şeyin tadına bakmak, her şeyi eline alıp denemek, tanımak ister. Gençlerin de sıkıntı adına problemleri var, yok değil. Bunlar hangi sıkıntılar mı? Özellikle etrafı kuşatılmış gençlik ciddi mânâda sıkıntılı. Özellikle cinsî duyguları tahrik edilen bir gençlik söz konusu. Fakat ikinci bir sıkıntı olarak evlenmek de kolay değil. Dolayısıyla bunun bir problem yapılması kaçınılmazdır. Nasıl bir şema çizebiliriz? İnsanoğlunu en iyi tanıyan onu yaratandır, onun Rabb’idir. O’nun Peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği mesajları yani vahiyler vardır. Kur’an-ı Kerim’de bahsedilen Peygamberlerin, insanların kendisini tanıma yolundaki engelleri aşma hususunda kolaylaştırıcı bir takım çözüm önerilerinden sunulur. Bu vahiyledir. İşte bizim çözüm önerimiz de bundan ibarettir. Son Peygamber, Efendimizin (asm) getirmiş olduğu Kur’an-ı Kerim günümüz insanına da, kıyamete kadar gelecek insanlık âlemine de ışık tutacak özelliktedir. “Ey gençler, gücünüz yetiyorsa evlenin. Şayet buna gücünüz yetmiyorsa, Allah size bir çıkış kapısı açıncaya kadar iffetinizi muhafaza edin” buyuruyor ve ekliyor: “Size oruç tutmanızı da tavsiye ediyorum, çünkü oruç, insanoğlunda var olan şehveti kıran bir özelliğe sahiptir ve bir kalkan gibi korur.” Bu, sadece gençliğin sıkıntılarından bir tanesine örnek verdiğim, Peygamber Efendimizin çözüm önerisidir. Ama gençliğin sıkıntısı sadece bir takım cinsî duyguları değildir. Mesela gençler, yetişkinlikle çocukluk arasında sıkışan bir döneme rastlarlar. Bir şey yapmak istese, “Ya ne çabuk büyüdün, daha dün çocuktun” denilir. Bir şey yapmak istediği vakit ise “Çocuk musun canım, sen artık kocaman adam oldun” der anne babalar. Bu ikisini ayarlayamamak özellikle anne babanın hatasıdır. Bir eğitimci, bir çocuk için bile diyor ki, “Şahsiyet olarak ona değer verin, çünkü o bir şahsiyet sahibidir.” Bizim küçültülmüş bir fotokopimizdir, başka bir şey değil yani. Ama bir şahsiyettir. İşte Allah ona o şahsiyet duygusunu, o küçük yaştan itibaren veriyor. Mesela küçük bir çocuğa bir şeyler söylüyorsunuz, ağlıyor. Demek ki bir ruh sahibidir, taş gibi duygusuz ve hissiz bir varlık durmuyor karşımızda. Sadece yetişkinlikte duygusal olan bir varlık değil ki. Fakat anne babalar olarak biz davranışlarımızı tam ayarlayamadığımızdan, özellikle gençlik döneminde ne çocuk, ne de yetişkin gibi davranıyoruz onlara.

Burada Efendimizin (asm) tavrına bakmak, sünnetine uymak gerekiyor. Onun Sünneti seniyyesine baktığımız zaman, Hz. Ali’ye, Hz. Enes’e gerek çocukluk döneminde, gerekse gençlik dönemine geçiş zamanında, onlara güzel sorumluluklar verip takip ettiğini, ilgilendiğini ve bir yetişkin gibi davrandığını görebiliriz. Bu da Peygamber Efendimizin ahlâkından yansıyan bir çözüm önerisidir.

Bunun yanında günümüzdeki eğitim sistemi, gençleri –benzetmek gibi olmasın- yarış atı gibi testlerle, sınavlarla vs. yarıştıran, gençlerin sosyal faaliyetlerini azaltan, hayata farklı bir pencereden bakmasına engel olan, bir sürü engel gençliğin önünde duruyor. Sınav sistemi, okullardaki eğitim sisteminin gence hitap etmeyen yönü, toplumda üniversite kazanma konusunda oluşan baskı vs. ne yazık ki sıkıntı olarak duruyor gençlerin karşısında. Sizin en son ne zaman bir sınavdan çıktığınızı bilemiyorum ama ben kendi çocuklarımda bu sıkıntı ve stresi yaşıyorum. Kendimi onların yerine koyuyorum, “şimdi bunda da kazanamazsam ne olur?” diyorum. Ne kadar ciddî bir olay değil mi. Bundan sonra böyle bir psikoloji ile bir şey başaramam, endişesine kapılıyor vs. Ama buna karşı kadere inanarak, tevekkül anlayışıyla, üzerimize düşeni yaptıktan sonra bir çözüm sunmak lazım. Bazen hiç bilmediğimiz bir anda bizim hakkımızda Cenab-ı Hak hayır diliyor. Biz o an için farkında olamıyoruz ama sonradan ne kadar hayırlı olduğunu görüyoruz. Bunu o yaştaki gençlere gönülden inanarak söylersek, hakikaten faydalı oluyor. Mesela benim oğlum grafikerlik konusunda çok arzuluydu. Fakat nasip olmadı, kazanamadı. Ancak şimdi farklı bir yerde o mesleği çok güzel bir şekilde öğreniyor ve bir yandan da yüksek tahsilini sürdürüyor. Yani illa bir okula devam ederek öğrenilmesi gerekeni öğrenmek mecburiyetine sokmamak lazım. Kendi açımdan söyleyeyim; ben okulu bitirdiğimde farklı yerlere yönlendirildim, ama şu anki mesleğimden gayet memnunum.

 

*Gençlik sorunlarına neden olarak; lüzumlu ahlâkî kuralların bilinçlerine yerleşememesi, ailenin gençlerle iletişim eksikliği gibi ana nedenler var. Özellikle çocuğun ve gencin yetiştirilmesinde ailenin yanlış metotları söz konusu. Bunlar nasıl düzeltilebilir? Zamanında verilmesi gereken eğitimin telafisi nasıl bir eğitim ile olabilir?

Çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki, bir gencin davranışlarını okumak istiyorsanız, onun ailesine ve yetiştiği ortama bakın. Büyük tesiri vardır. O sebepten aile ilk eğitim yuvasıdır. Pek çok araştırma yapıldığından bu faslı bitirmek isterim.

Bir insanın karakteri 2 ila 6 yaşları arasında teşekkül ediyor. Geri kalan 3. bölüm ise gençlik döneminde tamamlanıyor. 2 ila 6 yaşları arası dönemi çocuk nerede geçiriyor? Ailesiyle… Dolayısıyla siz ona tutumlu veya müsrif, temiz veya pasaklı, düzenli veya dağınık olmak gibi davranışları anneden, babadan, abladan veya ağabeyden yansıtabilirsiniz. Eğer çocuk bu örneklerden uzaklaşarak bir başka eğitim kurumunun yakınında olabilir. Dede ya da nine gibi… Davranışlarına bu kez onların özellikleri yansıyor. Bazen bir gence bakıyorsunuz, iyi bir ailesi yok. Fakat çok iyi özellikler sergiliyor. Araştırdığınızda, aile bir takım sebeplerden dolayı ilgilenemediği çocukla halası veya dedesi ilgilenmiş. Babaannesinin kucağında, çok güzel iman hakikatleri dinleyen insanlar var. Ve o kişi “ben babaannemden çok şey öğrendim” der. Bu bakımdan çocukluk döneminde alınan veya alın(a)mayan ahlak eğitiminin iyi ya da kötü mânâda tesiri vardır. Efendimiz (asm) buyururlar ki, “Bir babanın evladına bırakacağı en büyük miras, güzel terbiyedir.” Bu konuda  pek çok ayet, hadis ve teşvik var ama ayrı bir fasıldır.

 

 

 

*Telafisi nasıl olur hocam?

Telafisi olur, olmaz değil. Fakat o 3’te 2’lik kısmı kapsayacak, kuşatacak, tabiri caizse onu izale edebilecek 3’te 1’lik kısım çok baskın ve tesirli olmalıdır gençlik döneminde. Çünkü 3’te 1’lik özelliğiyle gençlik çağı da insanı son derece etkiler. Tespit edebildiğimiz kadarıyla gençlik döneminde insan; en çok arkadaşlarından ve kendisinden yaşça büyük, konumca üst ve bilgice farklı durumda olan insanlardan etkilendiği ortaya çıkıyor. Bu durumda artık anne, baba ve ailenin görevi bitiyor. Bunun haricinde çok iyi yetişmiş, gençlik psikolojisini bilen rehberler sayesinde telafi edilebilir. Gençlik anne baba döneminde, çocuğun gözünde çok fazla ideal şahsiyetler olarak kalmıyor. Yani genç, çoğunlukla onları aşarak kendini ifade etme ihtiyacı hissediyor. Ama bununla beraber, annesine babasına hayranlık duyan, herkese tercih eden gençler de var tabii.

 

 

 

*Gençlik sorunlarının altında yatan nedenlerden biri de çocukluk evresinde yaşanan olumsuzluklardır. Mesela baskıcı ebeveynin yaşadığı sorunları, çocuklarının aynı duruma düşmemesi için, çocuklarına anlatma şekli nasıl olmalıdır? Bu bağlamda, Asrı Saadet’ten aile içi ilişkilere örnekler verir misiniz?

Asr-ı Saadet’in gençlerine baktığımız zaman, bu gençler arasında bize örnek olacak bir değil birçok örnek şahsiyet var. Bu gençler içinde en farklı olanı  Mus’ab Bin Umeyr’dir. O, zengin bir aileye mensup, çok yakışıklı, çok güzel elbiseler giyen, çok güzel kokular sürünen, Mekke’de gezdiği zaman herkesin onu görmek istediği, gıpta ettiği bir gençtir. Resulullah Efendimize iman ettikten sonra, dünya nimetlerini gözünde sıfırlayan, ideali uğruna memleketini terk edip Medine’ye yerleşen ve öğretmenlik yapan bir gençtir. Efendimiz nazarında çok değerli olan bu genç sahabe, Uhud savaşında şehit olmuştur ve Peygamber Efendimiz (asm) onu gözyaşlarıyla ahirete uğurlamıştır. “Bir zamanlar senin giydiğini kimse giyemez, süründüğün kokuyu kimse sürünemezken Ey Mus’ab, şimdi üzerindeki elbise (kefen), başını örtersek ayaklarını, ayaklarını örtersek başını kapatmıyor” deyip ağlamıştı Peygamber Efendimiz (asm). O, Asr-ı Saadetin çok farklı gençlerinden birisiydi. Ama Allah Mus’ab bin Umeyr’i ne kadar değerli kılmıştır ki, bugün Uhud şehitliği ziyaret edilirken Mus’ab bin Umeyr orada Hz. Hamza ile beraber anılan, ismi Müslümanların evlatlarına isim olan şahsiyettir.

 

*Bu sahabe gibi birçok sahabe vardı dediniz. Peki, bunların aile yapısı nasıldı?

Birçoğunun Müslüman olmalarına, müşrik olan anne ve babaları muhalefet etmiştir. Gençlik döneminde insanoğlunda bir özellik vardır: İdeallerine sahip çıkar. Eğer doğruluğuna gönülden inanırsa; Ashab-ı Kehf misali, inançları uğruna her türlü fedakârlığa katlanır.

Aile yapıların baktığımız zaman, Asr-ı Saadette yetişen gençler ayrıdır,  Mekke dönemindeki gençler ayrıdır. Asr-ı Saadetin Medine dönemindeki gençliğini örneklendirmek istiyorsak, o zaman durum farklıdır. Bendenizin yazmış olduğu “ Çocuk ve Peygamber” adlı eserimizde var. Orada, o ailelerde yetişen çocuklar ve gençler, anneleri ve babaları Peygamberimizin (asm) sevgili ashabıdır. Bu ortamda içinde yetişen çocuklar; Abdullah bin Cafer, Cabir bin Abdullah, Abdullah ibni Abbas, Abdullah ibni Ömer gibileri ışık, nur mesabesinde olmuşlardır. Çünkü o ortam onları yetiştirmiştir. Mesela Abdullah ibni Ömer hazretlerini örnek vererek geçelim. Çünkü çocukluğu Peygamberimiz ile beraber geçmiştir. Onun gençlik yıllarında iken Efendimiz dünyasını değişince, o çocukluk yıllarını da çok iyi hatırlamış. Abdullah ibni Ömer, Ashab-ı Kiram’ın en takvalılarından birisidir. Nasıl yetişmiş derseniz size şunu hatırlatırım; Peygamber Efendimiz (asm) onun ellerinden tutarak Medine  bahçelerini gezdirirmiş. Peygamberimiz, aynı zamanda, onun ablası Hz. Hafsa’dan dolayı eniştesi konumundadır. O da Peygamberimizin kayınbiraderidir. Böyle bir hukuki, akrabalık ilişkileri de var. Bir gün bir rüya görüyor,  “Ben bunu Efendimize anlatamam, sen anlatır mısın ablacığım?” diye Hz Hafsa annemizle konuşuyor. Peygamberimiz bu rüyayı dinledikten sonra diyor ki, “Maşallah, ne güzel bir rüya”  diyor ve “Ah bir de, Abdullah gece namazlarına kalksa!” Bunu duyan Abdullah ibni Ömer, hayatının sonuna kadar hiç teheccüdü  bırakmıyor. Ve Peygamberimize aşkla bir sahabeymiş. Peygamberimizden hatıra kaldı diye, Efendimizle beraber gezdiği bahçelerde, oturdukları yerlerde otlar kurumasın diye devamlı olarak ziyaret eder, onları sularmış. Böyle bir insanmış… Bu da Asr- ı Saadetin genci…

 

*İlerleyen teknoloji gençlik sorunlarının ortaya çıkmasında nasıl bir rol oynamaktadır?

Kötü bir rol oynuyor. Şu an mp3 çalarlardan tutun internet teknolojilerine, cep telefonlarına, dvd vb. interaktif sistemlerin tüm ürünleri, gençlere çok güzel şeyler verebilecekken şunu telkin ediyor: Hayatını yaşa! Başka hiçbir şey seni ilgilendirmez. Sorumluluk alma, zevkine göre davran, istediğin gibi istediğin şekilde yaşa, sen özelsin, sen şöylesin, sen böylesin gibi telkinlerle nefsin arzusuna yönelik her türlü pohpohlamayı maalesef bu kitle iletişim araçları da dahil olmak üzere, her türlü sistem ürünü gençlere bunu enjekte ediyor. Hâlbuki yitirilen geleceğimiz oluyor ama farkında değiliz. Yanı başında müdahale edip, düzeltilmesi gereken bir durum vaki olduğunda, genç hiçbir surette oralı olmuyor. Çünkü ‘o benim sorunum değil’ diyor. Bakın bu çok önemli bir olaydır. Çünkü öğrendiği, empoze edilen bu.

 

“Genç bireyin şeytanı çok olur” denilir. Ayrıca arkadaş faktörü de gencin gelişiminde çok önemli bir rol oynar. Arkadaş seçimi ve şeytanla mücadele gençliğin gelişiminin neresindedir? Bu iki faktör karşısında gençlik nasıl hareket etmeli ve bilinçlenmelidir?

Arkadaş faktörü de var, şeytan faktörü ile birleşince bir harman oluyor. Bu harmanı ateşliyorlar ve bir yangın ortaya çıkıyor. Bu yangını nasıl söndürebiliriz?

O konuda şahsen, bazen çok ümitsiz hale geliyorum, bazen de sabah namazlarında epeyce genç görünce çok mutlu ve ümitvar oluyorum. Tabii ümitsizliğe düşmemek gerekiyor,  ye’s küfürdür. Allah’tan ümit kesilmez. Cenab-ı Hak dilerse toplumu çok farklı şekilde duygularıyla, düşünceleriyle değiştirmeye muktedirdir. Ancak iş yine, kanaatimce aile yıllarındaki eğitime gidiyor. Aile yıllarındaki eğitim, gençlere rehberlik edenler sayesinde olursa olur.

 

*Dün ile bugün arasında, siyasal ve sosyal hayatta gençliğe tanınan imkânlar açısından farklılıklar var mı? Mesela gençlere daha fazla güveniliyor mu?

Şöyle söyleyeyim. Biz toplum olarak gençlere çok fazla sorumluluk vermeyi düşünmemişiz geçmişte. Avrupa, batı toplumu öyle değil. Mesela bize çok enteresan gelir; bir valinin, bir belediye başkanının oğlu temizlik şirketinde çalışır ve parasını alır. Ama bizde ise ‘olmaz’ deriz,  babası onu çalıştırmak istemez. Bu sorumluluğu vermeyince de, biraz başıboşluk hali vaki olur. Geçmişte böyleydi. Şimdi eskiye nazaran daha iyi bir durum olduğunu söyleyebilirim. Başbakan’ın gençleri siyasete çağırması, geldiği gelenekte, gördüğü bir takım eksiklikleri tekrarlamamak içindir. Abdullah Gül daha önce siyaset yaptığı bir partide, genel başkan adaylığına başvurduğu zaman, denilmişti ki “daha henüz gençsiniz.”  O da şu cevabı vermiş: “Yaşım 50’ye geliyor, saçlarımın çoğu ak oldu. Acaba bu gençlik dönemim ne zaman bitecek?”

Şahsen, ayetlerden ve hadislerden anladığıma göre, bir insana ne kadar erken yaşta sorumluluk verirsek –fakat denetimsiz bırakmadan- bir insan hayatta o kadar olgunlaşır, hayatın zorluklarına karşı o kadar başarılı olabilir. Eğitimciler bunu söyler. Niye Cenab-ı Hak buluğ çağıyla birlikte mükellefiyet çağını da başlatıyor dersiniz?

 

*‘Artık seni muhatap kabul ediyorum’ der, Allah (cc)

Evet, onun için. O sebeple erken yaşta sorumluluk vermek lazım, çünkü insanoğlunun gençlik döneminde daha çabuk öğrendiğini hepimiz daha iyi biliyoruz. En iyi bilgisayarcılar 14–15 yaşlarındaki çocukların arasından çıkıyor. Kavrama müthiş. Ha, hayat tecrübesi yok. Kırk yaşındaki adamında elli yaşındaki adamında tecrübesi olmuyor. Tecrübe, yılların birikimidir. Onu bekleyemeyiz, ama verdiğiniz işi denetlerseniz, yapıyorsa gençten iyi istifade edersiniz.

 

*Fatih’ in 19 yaşındaki tahta oturuşu, Bediüzzaman hazretlerinin 14 yaşında ulemayı ilzam edişi…

Evet. Görüyorsunuz ki onlar yetiştirilmiş. İmam-ı Şafii hazretleri 17 yaşlarında iken, Vekii isimli hocasına soru sorulduğu zaman dermiş ki, ‘gidin o delikanlıdan sorun.’ Çünkü yetiştirmiş. 17 yaşında fetva verecek bir bilgi birikimine sahip olmuş. Bakın demiyor “daha o gençtir” Çünkü almış alacağını, vermeye hazır.

Kontrolsüz bırakmanın en güzel örneğini, aslında Cenab-ı Hak bizlere ayetlerde öğretiyor. Hz Musa (as) yanına aldığı gençle beraber Hızır (as) ile buluşmaya gidiyor. Diyor ki, “Bak bu balığa iyi sahip ol. Bu balık nerede canlanırsa Hızır oradadır. Bizim onu kaybetmemiz lazım.” Hz Musa ile genç epey yol yürüyorlar. Hz. Musa “getir yemeğimizi yiyelim” diyor. Yemeği getirince “eyvah balık gitmiş” diyor genç. Hz. Musa ne olduğunu soruyor. Genç, “Biz bir ara durduğumuzda her halde suya karıştı” cevabını veriyor. Hz. Musa “ben sana söylememiş miydim” diyor ve tekrar o yolu geri yürüyorlar. Bunun sebebi nedir? Hz. Musa’nın denetlemesi gerekirdi.

 

 

 

 

 

 

*Peygamber Efendimizin (asm) gençliğinden (cahiliye dönemi ve Asrı Saadet karşılaştırması), onun gençlik modelinden bahseder misiniz? Onun istediği bir genç günümüzde nasıl yetiştirilebilir? Bediüzzaman’ın gençlik sorunlarının çözümü ile ilgili görüşleri hakkında ne söylersiniz? 

Bu konuda geniş bir bilgiye sahip değilim. Ama okuduklarımda şunu görüyorum. Karşısına aldıklarına çok fazla değer veriyor, iman hakikatlerini eğer kendisine mal edebilirse hayattaki zorlukları çok rahat aşabileceğini telkin ediyor, gençlik döneminin geçici heveslerine, dünya hayatını ebedi hayatına feda etmesini öğütlüyor. Yani bu öğütleriyle bir karakteri inşa etmeye çalışıyor. Ben bunu görüyorum. 

Bediüzzaman’ın istediği gençlik, haddi zatında Resulullah Efendimizin de istediği gençliktir. O buyurur ki “Allah’ın en çok sevdiği kimselerden birisi de, kendisi gençtir ama genç gibi yaşar. Sevmediği kimselerden biri de, ihtiyardır ama gençlere özenir”. Demek ki Efendimiz (asm) gencin, kendisini ahirete yakın hisseden bir ihtiyar gibi, hayatın kendisine sunduğu lezzetleri değil de, -tabiî ki meşru dairede istifade edecektir- bir doygunluk ve itminan haliyle ibadet lezzetini yaşayan gençler olsun istiyor.  

 

* Bediüzzaman’ın eserlerinden esinlenerek yaptığınız çalışmalar var mı?

Yok ne yazık ki. Keşke okusaydım, bilgilenmiş olsaydım. Ama hakikaten şu da var ; Cenab-ı Allah’ın ümmeti Muhammed’e (asm) lütufkârlık örneği olarak, her dönem gönderdiği farklıalimler, abidler, zahitler, veliler vardır.  Zamanında kutup yıldızı gibi parlayan İslam alimleri gelmiş. Ümmet-i Muhammed’in elinden tutmuş, imam-ı Rabbani, Şah-ı Nakşibend, Abdulkadir Geylani, gibi tasavvuf büyükleri, işte Ebu Hanife, İmam-ı Şafii, Ahmet Bin Hanbel, muhaddisler müfessirler gibi bir çok alim vardır. Bediüzzaman hazretleri de onlardan birisidir. Ümmet-i Muhammed’in çok ihtiyaç duyduğu bir anda, iman hakikatlerini, imnın lezzetini ciddi manada edebi bir üslup ile insanı ikna eden bilgilerle anlatan bir büyük İslam alimidir. Bediüzzaman hazretlerinin manevi eğitimine, manevi terbiyesine imanına, irfanına, ibadetine katkıda bulunduğu herkesçe müsellemdir. Bu konuda bir şüphe yok. Adına enstitüler kurulmuş, adına tezler yapılmış bir büyük İslam alimidir. Ben böyle büyük İslam alimlerini hep rahmet ile yad ederim. Ertuğrul Erkişi beye çocuklara yönelik yapmış olduğu “Teşekkür ederim Allah’ım” adlı eserinde, onlara küçük katkılarım oldu benim. Mesela çocuklarımıza Allah’ı nasıl anlatalım eserimiz var. Onda telkin ettiğimiz küçük yaştaki çocuklara Allah sevgisine dayalı bir eğitim vermek lazım. Gençlik dönemine geçtikten sonra artık cennet, cehennem, Allah, korkusunu vermek lazım. Bunlar Bediüzzaman hazretlerinin de ta o zamandan söylediği, telkin ettiği hususlardır. Şimdi de eğitimciler bunu söylüyor. Böyle bir tetabuk söz konusu. Son zamanlarda yeni olarak Hz. Mevlana üzerine bir çalışma yaptım. Bitti hamdolsun, yayınlandı “Aşkın Kanatları” ismiyle. O çalışmadaki gayemiz; Hz. Mevlananın her şeyden önce bir müderris, bir İslam âlimi olduğunu, yani onu besleyen kaynağın Kur’an ve Peygamberimizin sünneti olduğunu vurgulamaktı. Onu böyle hümanist bir filozof, aşk adamı gibi yetersiz cümlelerle tarif eden ber tariften aslına yönelerek anlatmak ve tanıtmak çabasıydı. Mesnevinin Farsça orjinal beyitlerini okuduk. Farklı dillerde,"ben yaşadığım sürece Kur'an'ın kölesiyim, Hz. Muhammed Muhtarın yolunun tozuyum." ifadesini farklı doğu ve batı dillerinde seslendirdik. Arapça, İngilizce gibi bir Hz. Mevlâna koleksiyonu oldu.Yine 'Şefkat Peygamberi' diye, Cenab-ı Halkın lutfuyla,Peygamber'imizden bahsettiğimiz bir eserimiz oldu. Çalışmalarımız son olarak bunlar idi.

 

“Gençlikte öğrenilen ilim mermer taşına, yaşlılıktaki öğrenilen ilim ise suya yazılır…” hadisini açar mısınız bize… Niye daha kıymetlidir?

 

 

 

   “El ilmu fissigar ken nahşi alel hacer” Bu “küçük yaşta öğrenilen bilgi mermer taşına yazılan yazı gibidir. Yaşlılıkta öğrenilen bilgi ibe suya yazılan yazı gibidir.” Diye devam eden bir hadisi şeriftir. Ama şunu da söyleyebiliriz; bir gencin ibadeti yetişkinin ibadetinden daha makbüldür. Nedeni şudur: Çünkü nefsi, onu ibadetinden daha fazla alıokymakta , şeytan daha çok onunla meygul olmaktadır. Bu iki unsuru bertaraf edip Allah’a kulluğunu ifa edebiliyorsa budur derecesinini yüksek olmasının sebebi.

 

Sizin ilk hac ve umreniz –sizin tabirinizle vuslatınız- genç yaşta gerçekleşmiş. O duygularınızı genç arkadaşlarımızla paylaşır mısınız?

 

 

   İlk umreye gittiğim zaman 25 yaşlarımdaydım. Ve Medine-i Münevvereden çok etkilenmiştim. Sonraki gidişlerimde MEkkke-i Mükerremeden de çok etkilendim. Şöyle söyleyelim; eğer gençler gitmeden biraz bilgi sahibi kılnırlarsa bilgi ile beraber gederlerse etkinelmesi, aşkı ve muhabbeti yetişkinden daha güzeldir. Tabir icaizse; gençteki gönül, yaşlıdakinden daha taze ve etkilnemeye daha müsait. BU konuda söylenecek çok şey var. Eğer bilgi eksikliği vrasa, nasıl yapıldığını bilemiyorsa sadeceaşk, muhabbet bir şeyler anlamınsa idark etmesine yetmez. Hac anlamakla ile alakalı bir ibadettir. Çünkü ayetler bakın, ayetler bize sembolleri veriyor. Yani siz eğer Safa ile Merve arasında gidip gelmenin nereden bie hatıra kaldığını bilmezseniz ikisi arasında gidip geliniyor diye düşünebilirsiniz. Hatta Ashabı Kiram bunu müşriklerinde yerine getirdiği bir adet olduğunu bildikleri için, “Ya resillah! Bildğimiz üzere müşriklerde Safa ile Merve arasında sa’y ediyorlar. Şimdi biz de aynı işi yaptığımız zaman onları taklit etmiş olmaz mıyız?” diyorlar. Ayet iniyor, “İnnessafa velmervete min şeairillah. Femen haccel beyte evi’temara fela cünaha aleyhi an yeftevfeha bima.”  Yani “kim hac ve umre maksadıyla gelrise, onları o mekanı tavaf etmesinde bir sakınca yoktur.” Bizden istene şudur: Hacer annemiz yavrusuna İsmail’e , su bulmak için öyle koşmuştur, ey mümin sen de Rabbini rızasına kavuşmak için , günahlarını affettirip, buradan memleketine tertemeiz dönmek için sen de öylece ter dök manasında duaları okumak isteniyor. Sa’y etmek nedir biliyor musunuz? Çaba sarfetmek. Bunun şuurunda olmadan sa’y den bir şey anlayamayız. Arafat’tan, mina’dan Muzdelif’den, şeytan taşlamadan, Kabe’yi tavaf etmek gibi, işte bunları arka planların bilmekle olur.  İşte o yüzden, eskirle demiş ki, ‘önce tekke sonra Mekke.’ Tekkelerde manevi eğitim verilir, insanın nefsi tanıtılırmış. Bir bilgi sahibi olmadan giderseniz, Mekke’deki o kabe-i Muazzama; üzeri örtülü dört tarafı duvar, Medinen’deki Ravza-i Mtahhara ‘da memleketinizideki bir cami gibi gelir. Az istifade ederek gelirsiniz. Fakat oradaki hakikatleri düşünerek giderseniz önceden biligili de olursanız niye Arafat’a çıkacağım, niçin sa’y ediyoruz, niçin tavaf yapıyoruz, benden Rabbim ne istiyor? Gibi haccın irfani yönüne kendinizi vermelisiniz. Bakın çok enteresandır; Cenab-ı Hakk hac ile ilgili ayetlerde diyor ki, “Hac yolculuğuna çıkacağınız zaman yanınıza azık alın.” Sonrada diyor ki ayetin devamında, “Ama şunu da bilin ki en hayırlı azığınız takvanızdır.” Bu sebeple biz de diyoruz ki, hac yolculuğuna çıkarken ihramlarınızı unutmayın. Ama takvanızı asla unutmayın. Çünkü o olmadığı zaman hacdan istifadeniz olmuyor.

 

*Çünkü orada sabır çok gerekli değil mi?

 

  Evet çok doğru. Dolayısıyla öncedin bilgiler verilirse gencin haccı, yaşlının haccından daha güzelolacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

 

 

*Eserlerinizi icra ederken sesiniz sanki bir ruh giyiniyor. O ruh gönüllerimize nakşoluyor. Nasıl bu şekilde tesirli olabiliyorsunuz?

 

Bu tamamen Cenab-ı Hakkın bir lutfudur. İlahi olurken biz, insanlar ondan etkilensin,  gonullerinden bir ruh hissetsin diye hiç düşünmedim. Eserlerin, şiirlerin kendisi güzeldir. Tabiri caizse onları yazan şahsiyet ile aynileşmeye çalışıyoruz. Mesela ben Talaal bedru aleyna'yı okurken, kendimi Medine çocuklarının arasında hissederek okumaya çalışıyorum. O duyguyla okursanız, farklı olursunuz. Mesela ben, -tavsiye ederim- Talaal Bedru Aleyna'yı geçen yıl bir daha okuduk. Nurul Huda albümümüzde, okurken çok duygulandım. Dolayısıyla o anı yakalamaya çalışırsanız, tesirini Cenab-ı Hakk verir. Biz kimiz ki, insanın gönlüne tesir edebilecek bir güce sahip olalım.Ama şu var: Yaptığımız çalışmalarda gayemiz musiki icra etmek değil.Sadece vasıta olmaktır.O sözün insanlara ulaşmasıdır.Bu sebeple,bizim belki bu vasıta oluşumuzun, farkında olmamız tesiri sağlıyordur. Cenab-ı Hakkın lutfudur, yoksa bir gayretimiz müzik yapmak olmamıştır, işimiz o değildir yani. Son çalışmamız Hz. Mevlana eserimizde görüyorsunuz, son bölümde İngilizce bir eser okuduk. Yani İngilizce eser okumak için okumadık, ama orda eserin orta yerinde Mevlâna'nın bir telkini var. Bir İngilizce ya da İngilizce konuşan birine "Gel" diyerek, birşeyler anlatıyor. İşte biz bunları okurken bu telkinleri iletmeye çalışıyoruz.

 

Gençliğe ithafen bir eseriniz olacak mı, var mı böyle bir çalışmanız?

 

'Kur'an' da gençler ve gençlik değerleri' diye bir konuyu konferans olarak veriyorum birkaç yıldan beri. Kur'an da 'Cenab-ı Hakk hangi gençlerden bahsediyor?' gibi soruları cevaplamaya çalışıyorum. Mesela Hz.İbrahim'in gençliği var, Hz.Yusuf'un var, Hz.Musa'nın var. Bunlar her gençlik döneminde anlatılıyor bize. Bunu Allah izin verirse kitap haline dönüştürmek istiyorum. Ama şu an fırsat bulamadım.

 

*Hocam size güleceğiniz bir hatıranızı hatıra getirmek istiyorum. Ben bunu araştırırken çok duygulanmıştım. Siz Medine'de itikafta iken bir genç size Mehmet Emin Ay'ı, sizi size sormuştu farkında olmadan. Bunu bize de anlatır mısınız?

 

Tabiî. Benim de çok hoşuma giden, enteresan bir hatıraydı. Bir gün itikaf yerime sarışın bir genç geldi. Adı Enver. Başkürdistanlıymış. Riyad'ta din enstitüsünü okuyormuş, buraya arkadaşlarıyla beraber gelmiş. Ona yoğurt ikram etmiştim. Sonra yanıma geldi teşekkür etti. Türkiyeli olduğumu öğrenince, bana birini sordu.Türkiye'den Başkürdistan'a gelen büyükleri ona o hatim kasetlerinden vermiş. Onun sayesinde burda olduğunu, onun hatim kasetleriyle Kur'an a daha bir bağlandığını söyledi. Kendisini çok görmek istediğini söyledi. İstanbul'a geldiğinde, kendisini onunla tanıştırmamı istedi. Kimdir diye sordum. Mehmet Emin AY dedi, çok şaşırdım. Şimdi benim desem enaniyet olur diye düşündüm. Söylemesem ayıp olacak dedim. Sonra ona Mehmet Emin Ay'ın ben olduğumu söyledim. Çocuk şaşırdı. Akıllı bir insan. Bana pasaportumun yanınızda mı sordu.Bende orada yatıp kalktığım için, gömleğimin iç tarafındaki cebimden çıkardım pasaportumu. Çocuk baktı pasaportuma, hiçbir şey söylemeden, ardına bakmadan koşup gitti. Geldiğinde diğer arkadaşları da gözleri yaşlı şekildeydi. Başladılar kucaklaşmaya, hayranlıklarını anlatmaya vs. Benim için unutulmaz, enteresan bir hatıra idi. Bunun gibi çok şey oluyor. Ama bu farklı.Çünkü bunda, o kadar insanın içinde size soruyor ve üstelik ona yoğurtta ikram ettik.Gerçi o yoğurdu, Türkiye'nin ki gibi damak tadımıza hitap etmediği için vermiştim, o da memnun oldu. Sonra teşekküre geldi, nerelisiniz deyince mesele orada başladı.

 

Hocam sizden, gençliğe bir dilekçe alabilir miyiz?

 

Ben şunu söyleyim. Bizim de gençlerimiz, evlatlarımız var, yetiştirmeye çalışıyoruz. Çocukluk dönemlerine de bakıyoruz da... Ben şahsen ibadet ehli bir genç görünce, kendisine özeniyorum. Çünkü mahşer meydanında yedi sınıf zümreden birisidir gençler. İbadet ehli olanları bağrıma basmak istiyorum. Ama hakikaten şu dönemde de gençlere çok acıyorum, onu da söyleyeyim. Çok kuşatılmışlar. Allah'tan dileğim; şu fani hayatın geçici zevklerine, lezzetlerine kapılmadan, ahiretteki mekânlarını güzelleştirecek, böyle ibadetler içinde olsunlar. Bu tür çalışmalara, anektodlara, hatıralara çok ihtiyaçları var gençlerin. Güzel bir iş yapıyorsunuz Allah razı olsun. Onlar ile ilgilenmek, ellerinden tutmak gerek.

 

 

Allah razı olsun hocam.

 

Sizden de razı olsun.

 

***

Kimdir?

Prof. Dr. Mehmet Emin Ay, 1963 yılında Van’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladı. 1984 yılında Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni birincilikle bitirdi. Mezuniyetinin ardından aynı fakülteye, Din Eğitimi Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi olarak atandı. 1986 yılında, “Çocuklara Allah’a İman Öğretimi” adlı teziyle Yüksek Lisansını tamamladı. “Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım?” adıyla yayımlanan ve bugüne dek 20 kez baskısı yapılan bu çalışma, birçok araştırmaya kaynak teşkil etmesinin yanında, bir süre İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Pedagoji Bölümü’nde yardımcı ders kitabı olarak da okutuldu.

1992 yılında “Din Eğitimi ve Öğretiminde Mükâfat ve Ceza” konulu Doktora tezini tamamlayarak branşında Doktor unvanını aldı. 16 Ekim 1995’te Doçent unvanını aldı.

Şubat 2001 tarihinde Din Eğitimi alanında Profesörlüğe yükseltildi. Halen, aynı fakültede öğretim üyesi olarak görevine devam etmekte ve “Aile içi İletişim”, “Ailede İdeal Din Eğitimi”, “Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatmalı?”, “Kur’an’da Gençler ve Gençlik Değerleri”, “Gül Yüzlü İnsan–Gül Kokulu Peygamber Hz. Muhammed” konulu konferanslar vermektedir.

10/9/2007

Şımarık zamanın asude çocukları...

                            Şımarık zaman...

 

 

 Yâd olunacak hatıralar, ânı yaşayacak hâllerimiz var. Ama yâd edilecek medeni miyiz acaba? Şuan medeniyet anlayışımız ne durumda? Yâd edilecek bir zamanda mıyız, yâd edilecek zamanın insanları mıyız? Gelin isterseniz kulaktan dolma bilgilerlerimle zaman tüneline girelim.

Zaman şimdilerde bence süpürge misali. En güzel, kesif, tarifsiz duyguları ve istidatları silip süpürüyor. Bunu söylerken zaman denilen şeyi şahıslaştırıp kamçılamak, eziyet etmek istiyorum... rövanşist duygularım depreşiyor. Belki zaman mefhumuna değil de bu hale getirene, getirenleredir fevaranım... Bir yandan da şöyle düşünüyorum. Zaman içinde bizler, kendimiz zaman olduk, gelip geçtik kısa matraj film gibi. Ömrü nasıl tasarruf ettik farkında olmadan. Zamanı zamane yapan bizleriz aslında, belkide bu zamanın zamane gençleriyiz. Özümüzü asimilileştirme idolleri olarak hatıra gelecek bazı şahıslar. Bilakis durumda söz konusu olabilir. Farkindaligimiz anlık lezaiz, farkettiğimiz hal-i hazır, umrumuzda olmayan zaman-ı mustakbel ve bizi bekleyen ama beklemediğimiz, ummadığımız sonuçlar. Lakaytlık ve lakaytlık eserleri içimize dışımıza nüfuz etmiş, bananecilik sirayet etmiş herbir yanımıza. Literatür murur -u zamanla değişti ya da değiştirdik. "Biz" yok oldu, "Ben" şahlandı, ve totaliterliği hüküm sürdü.

Biz böylemiydik... Eskiden bir çok haslet vardı/varmış. Eskiden dostlar varmış. Bir müşkilin varsa onlar âmade olurlarmış, deruhtelik en güzel, en sevdikleri meziyetiymiş. Şimdilerde baba bile oğluna emredemez hale geldi. Dostluk, zamanın nahoş medeniyetin tenezzülatı ile arkadaşlığa tenezzül etti arkadaşlık oldu, para oldu... para mihenk oldu herbirşeyde. Eskiden hoşsohbetlik vardı, msn konsollarına, cheat sayfalarına devir teslim edildi. Billur dillerden, hulusi kalplerden dökülen kelimelere haiz sohbetler olanaksızlığa intikal etti. Sanal oldu dostluklar, duygular. Aşk, kalpten kalbe kurulan bir yoldu. Maşukun ismi Yâr'dı, pencereden gönle hitap eden bakışlardı belki -bu bile iyi değildi ya,neyse... - , ama gel az bizim koca eve (Türkiye'ye), aşkın adını koyuyoruz. Adı flört oldu ve daha bir sürü şey. Olan oldu ; medeniyet "mimsizleşti " edaniyete gark oldu. Kabadayılar, efelerimiz, mahallenin namus bekçileri , ağabeyleri vardı haksızlığa tahammül edemeyen, "asayiş berkemal" diye avazlardı ahali onlara. Şehrin kadısı da askeri de onlardı. Köyler kabuk değiştiriyor, şehri aratmıyor, ve hakeza...

“İşte biz böyle bir nesiliz” diyebilemiyecek bir haysiyet-şiken zemin oluşturduk gayr-i ihtiyarımızla. Geçmişi arayışın alt yapısını hazırlayıp nesl-i atiye ne yazık ki mustakbeli, birikintilerimizi bu şekilde devredeceğiz. Ya ibret alınacak bir geçmiş olacağız ya da göğüs kabartacak büyükler olacağız onlar için. Bu; asırların silsilesinde her zaman vuku bulacak belki. Acaba diye düşünüyorum ileriki cümlelerime geçmeden. Acaba ahir zaman biz miydik, yoksa ahir zaman gelecek diye mi, bu nahoşluklar oluşuyordu? Ahir zamanın kıstası nedir sizce? Başka muvazeneye gerek yok, vicdan ne güne duruyor derim. Fail biz, mef'ul biz, dünya bizim için yaratıldı, cüz'i irade bizde. Tahrip te edebiliriz tamir de, deforme de eder, dekor da edebiliriz, tevekkül de edebilir, tamahkârda olabiliriz... Hasseten insan sebepler dairesinde kendisine su-i kast ediyor. Bunun fizibilitesini hazırlıyor ergenliğinden bu yana. Münferit olumsuz hareketler, içtimai oluyor. Toplum toplumu değiştiriyor menfi yönde. İsmini hatıra getiremediğim bir bilge. "Bir ülkeye saldıracaksan , kültüründen başlayacaksın." manasında, asimilasyonun başlama noktasını telkin ediyor. İzâhâ gerek yok, durum ve biz insanların hâli ayan beyan ortada. Cihanşümul kültürümüz, menşei İslâm ahlakı olan Anadolu ahlakı, gıpta edilirken, yabancı kültüre kaptırdık kendimizi. -Tabii, bununda vardır bir sebebi.- Müsbet yönde değişiklik irtica, bunu isteyen mürteci nedense! El-âlemin kültürünü benimsemek " muasır medeniyetler seviyesine yükselmek" miş. İthal ama miadı dolmuş medeniyetler muasırlık olmuş ve hâlâ bizlere dayatılmak isteniyor. Peygamber Efendimiz ( s.a.v ) bir hadis- i şerifinde şöyle diyor : " Bir şeyi aşırı sevmen seni ona kör ve sağır yapar." Türkiye' nin şimdiki (güyya) çağdaş halini yorumlamak gerekirse, ne kadar isabetli olur değil mi ? Üstad Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin eserlerinde vurguladığı tam adalet ' Adelet-i Mahz ' ve 'Şeriat-ı Ğarra' neden bazı cenahlar tarfından kabul edilmez ki ? Halbuki bu parlak adalet sisteminde müferrehiyet var, mutlak demokrasi var. Bakıyoruz da bazıları şöyle avazlıyor. " Aman efendim, sizin o şeriat dediğiniz sistemde, el, kol, kelle kesme vs var." Evet var, fakat ibret-i âlem için yapılıyor ve keyfi de değil, Yaratıcı böyle emrediyor kardeşim. Herkes bu sistemi uygularsa kimin kimle alıp veremidiği olur ki ? Kimse hırsızlık yapar mı? Velhasıl, bu konu ihtisas gerektiriyor ve bende buna vakıf olmadığım için fevaranımın kalan kısmına devam etmek istiyorum.

Bir de şunu söylemeyi çok istiyorum. Yurdum insanı medeniyet diye, muasır medeniyetler seviyesine yetişen ülkelerin kabul etmediği, fesh ettiği medeniyetini, ithal ettiği ve bununla gurur duyduğu halini, şimdi o ülkeler bile beğenmiyor. Beyaz Dilekçe' sinde şöyle der Prof. Dr. Mehmet Emin AY : " Kimine sonsuz körlük, kimine ışık verdin..." Maalesef insanlık kör ve onun derecesini yükseltecek semavi duygulara terakki edecek lokomotif raydan çıkmış. Bir vicdan muhasebesiyle bilançoyu gözününde bulundurup, yanlış düşünceler enkazını nasıl temizlerim diye düşünmek gerekiyor bence. Şayet "vicdanlar sakatsa" bilemem nasıl sonuçlanır. Bildiğim şu, hiç bir şeyin ölmediği, tadları ölmeyen, güzellikler, hazlar¸ ülkesine ( ebed diyarına) giden tren çuf çuf' luyor, kaçırmayalım derim! Bunu nerden mi biliyorsun diyenler mi var?
Bunu; Kerem'in yansıması Risale-i Nur, Hz.Bediuzzaman Said Nursi r.a söylüyor. Asrın imamı, âlimi Üstad; teraziyi tezgâha koymuş... tartılmak isteyen buyursun. Boyunun ölçüsünü almak isteyen de Üstad'a, Risale-i Nur'a başvursun. Zira Risale-i Nur; gerek mahiyetinde, gerekse ona ithafen yapılan müsbet yorumlarda, bu asrın ve gelecek asrın insanının vicdanına hitap eden bir mürşid olduğu apaçık bellidir. Asrın tehlikelerini hakk-el yakin derecesinde görürcesine bize bildirmiş ve bizden sonrakilere de bildirecektir. Risale- i Nur Üstad aracılığıyla, hak ile batıl olanı ayırt etmeyi, mutedil olmayı çok güzel bir üslupla bize sunmuş. Mümtaz abilerimizin "Muhabbet fedaileriyiz" diyip ulvi fakat dikenli yola çıkarak, ödünsüz gayretleri, bugün emmareler görünsede, başkaları bunu hayal saysa da yarın sürgün verecek. Bizler de inşaallah mürteci diyenlere inat mürteci değil, mülteciyiz Dergah- ı Rahime. Bizler terakkiperveriz ve bu yolda da Risale-i Nur' u rehber edindik. Haberiniz ola... 
           

                                                                                               Ali KARABİBER

                                                                                            alikemal02@hotmail.com     

 

31/8/2007

Pusula arıyorum !...

Pusula

Bazen veryansın eden ahvalim oluyor. Mazime ve bu yazıyı yazdıran sebeplere karşı fevrileşiyorum. Çok insanla haşir oldum ama neşir olamadım. Hiç birinin nahoş huyları uymadı kaderime. Kimi dost görünmek istedi, kimi dost oldu, kimi de arkadaş, ama hepsinde aynı telâş. Ekseriyet bir darbe vurdu, çıkıp gitti hayatımdan. Ben darbe dedim, siz hayat kazığı anlayın. Çok yönlü dostluklarım vardı. Var olmasına vardı, ama insan değildi. Acaba dostluğun şahs-ı manevisi insanlardan nasibini alamadığı için, el-âlemin diyarına mı göçmüştü ya da sürgün vermişti başka kalplere. Ben kitaplara dosttum, çünkü onlar doğru olanı yansıtıyordu. Menşei vicdanım olan hayallerimle dosttum.

Dostluğu yine de birisinde aradım. Ararken de, insan niçin dosta muhtaç olabilir, diye ampuller yandı kafamda. Sonra yol gösteren fener oldular, bu yolda. Sanki dostluklar karanlıkta kalana fener olmaktı, inayetin tezahürüydü. Zor olana, kolay gelmekti. Hayatın rampalarına, düzlük olmaktı. Kafamdaki mânâsı bu meyandaydı o anda dostluğun. Belki yaşanabilecek ne mânâlar mahfuzdur dostlukta.

Fevri düşüncelerim olmadı dost arayışımda, rövanşist olmadım geçmişe. İç açıcı intiba bırakmasa da, birçok darbesini yedim. Yine de aradım, ararım...

    Arıyorum... Arıyorum... Yoruldum, bir akşamüstü ve akşam geceye tekabül ediyor. Güneş, ay ve yıldızlar yerlerinde amade bekliyor. Ve gece başlıyordu. Uzanmışım ve yakaza halinde olduğumun farkındalığında, dalgaların aheste aheste kıyıya yanaşma sesi refakatinde şu cümleler dökülüyordu dilimden.

 

 

 

 

 

 Ay ışığını yorgan yapıp örttüm üstüme,

Mehtapta yalnızlık üşütmüştü tenimi.

Yıldızlara sığındım.

Baktım onlarda yalnız,

Belki şimdilik, belki izafi,

Yalnızlığa alışmış gece,

Mehtap da, yarenleri de...

Bu halime eşlik eden uğultular,

Dalgaların sesi,

Rüzgârın Hakk’a zikri...

Adeta yalnız değilsin demek istiyorlar.

Lâkin ben insanların içindeyken bîtaraf kalmıştım.

Bertaraf olmuştum etraflarında, haksızlıklarına, bu ne diyeceksin kalbim...

Dayanamadım onlara.

İnsanlar safîliğini yitirmişti adeta,

Gençliğin yitirilmesi,

Ölüme kapı çalan ihtiyarlığa intikali gibi,

Telâkki ettim geri dönüşü yok gibi,

Arayamadım bu hasleti başkasında,

Sonra baktım ki yitirilmemiş sevdalar var.

Gözlerim ısırıyor gibi,

Evet onlar.

Yıldızlar, Ay ve Güneş,

Anladım ki bunlar ezelden kardeş,

Zira onlara hayat veren tek Bir’i var,

Onlara hayat veren, nurefşan yaptıran Bir’i var,

Yalnız düşene aradığını aratmayacak meziyetleri var.

Her birine ayrı mekânlarda rastladım,

Her biri ayrı eşkalde,

Ay gülerken dolunay halinde,

Güneş, iliklere kadar parlatan ışığında,

Yıldızlar yalnızlıkları süsleyen tüm ihtişamındaydı.

Onlar fersah fersah uzaktaydı benden,

Ama yakındı sohbetleri.

Ey dostlarıma hayat veren Bir ve Dost...

Kalbî nidalarım istidadımdır,

Mülteciyim mağfiretine,

Ey yalnızlara kesretli Rahmetiyle Vasi olan...

Mücrim etti insanlar beni,

Seyyiatın diyarlarından,

Mağfiret deryana seyyahım,

Dümeni kırık bir sefineyim,

Tövbe limanına yanaşıyorum,

İçime rahatlık ver,

Nefs-i nâdânıma müdebbir Bir,

En gür seda ile yalvarıyorum,

Dostlarım Sana müteveccih,

Dostların dostu Bir,

El kapılarını çaldım bir bir,

Bu hayıflanmalar,

Sanki doğruya, Sana gitmeye vesiledir anladım.

Onlar yalancıydı, doğruya mecbur oldum.

Dost doğru insanlar gördüm hayal meyal,

Biz tecelliyiz, Zeynabımız, membaımız var dediler,

Git O’na, O’nun dergâhı var.

Evet Senin dergâhın var,

Kapısı yok,

Çalmaya ne hacet var.

Kalplerden kiri pası atan, Gaffar Bir,

Senin yoluna namzet hüsn-ü niyetim,

Lahuti bir savt ile girmek isterim dostluk dergâhına,

Ellerim arşa kalkık,

Dillerde, dilimde Sen varsın.

Ali KARABİBER

alikemal02@hotmail.com

 

01.09.2007

http://www.yeniasya.com.tr/2007/09/01/gorus/default.htm
« Önceki ::